ŞİZOFRENİ

İlk yazılarımızda psikolojik bozuklukların psikoz ve nevroz olarak iki ana kategoriye ayrıldığını belirtmiştik. Bugün psikotik bozukluklar arasında en geniş yüzdeye sahip olan ve en fazla ilgi çeken şizofreniden bahsedeceğiz.

Şizofreni psikiyatrik işlev bozukluklarının  en ağırıdır ve kendini duygulanım, biliş, nesne ilişkileri, kimlik, algı, psikomotor davranış ve özellikle egonun gerçekliğe yönelik ve savunmacı işlevlerinde ortaya çıkan bozukluklarla gösterir. Bütün bu bozukluklara baktığımızda şizofreninin  insan yaşamını özellikle de kişilerarası ilişki açısından bütünüyle kapsayan bir tabloya sahip olduğunu görürüz. Gerçekten bir şizofrenin iç yaşamı dış dünyaya uyumunu zorlaştıracak ve “diğer”leri  (bütün insanlar) tarafından anlaşılamayacak bir niteliğe sahiptir. Bir şizofrenin diğerlerinin anlayamayacağı özel düşlemleri, diğerlerinden farklı duygu durumları, düşünce yapıları, davranışları, varsanıları ve sanrıları vardır. Bunlar kendi içinde bir anlam bütünlüğüne sahip olmasına rağmen, dışardan kolayca anlaşılabilir bir nitelikte değildir. Örneğin; bir şizofren diş ağrısının nedenini pencereye bağlayabilir ya da o pencerenin kırılmasını ruhunun parçalanması olarak algılayabilir. Öfkesini kendisinin değil de sizinmiş gibi görebilir; aklını okuyabileceğiniz ya da zihnine düşünce sokabileceğinize inanabilir. Şizofrenik davranışlara baktığımızda normal insanların  sahip olmadığı bir yeteneğin varlığını görürüz. Bu, şizofrenlerin çok zengin ve ilginç bir iç dünyaya sahip olmalarından kaynaklanır. Çocukluğun ilk dönemlerinde herkesin şizofreni benzeri yaşantı ve davranışlara yeteneği vardır ve bu normal erişkinlerde sadece rüyalarda sürmektedir. Ancak bütün çekiciliğine rağmen yine de unutulmamalıdır ki, şizofrenik davranışlar dış dünyanın neden olduğu anksiyeteden kurtulmak için kullanılan savunma manevralarıdır.

Şizofrenlerin en temel özelliği benliğin ve gerçekliğin temsilcilerinin parçalanmış olmasıdır. Başka bir deyişle, benliğin ve nesnelerin çeşitli temsilcileri, tutarlı ve sürekli bir benlik ve dünya tablosuyla bütünleştirilmemiştir. Şizofrenin bize anlamsız gelen bütün davranışları da bu bütünleşme durumunun yokluğuyla başedebilme çabasıdır. Şizofrenin yitime karşı şiddetli duyarlığı; nesne açlığı, bütünleştirilmiş nesne temsilcilerinin azlığından ve bir nesneyi uzunca bir süre akılda tutamamasından kaynaklanır. İçekapanması ise, en derin korkusuyla -nesneleriyle kaynaşma, kendini yitirme korkusuyla- başaçıkmanın bir yoludur.

Şizofrenlerde içekapanma, nesneleri akılda tutma, bütünleşmiş nesne temsilcilerinin yokluğu oral dönem dediğimiz yaşamın ilk bir yılını yaşayan bebeklerin geçirdikleri evrelerle benzerlik gösterir. Zaten bu dönemde yaşanan travmaların erişkinlikte ciddi bozukluklara yol açtığı düşünülmektedir. Belirtilmesi gereken bir diğer nokta da çocuğun yaşadığı travmaların anne-çocuk arasındaki ilişkilerde görülebilecek olumsuzluklardan başka bir deyişle yetersiz ya da kötü ana-babalıktan kaynaklandığıdır.

Şizofreninin ortaya çıkışıyla ilgili tabi ki birçok farklı bakış açısı söz konusudur. Özellikle biyolojik açıklamalar oldukça fazladır. Ancak amacımız biyolojik bileşenleri ne olursa olsun, şizofrenik davranışların hastanın geçmişteki ve o anki kişilerarası “ortam”ları bağlamında anlamlı olduklarını ifade edebilmektir.